RSS Feed
  1. AŞKIN HALLERİ

    February 14, 2012 by melike

     Klasik ama kesin cevabı olmayan soruyla başlayayım yazıma dedim:  AŞK NEDİR?

              Dünyada ne kadar Adem oğlu varsa belki de bu sorunun o kadar cevabı vardır. Aslında bana kalırsa kimsenin tanımı net ve kesin değildir. Neden mi? Çünkü her birey tanımına tecrübesini ekler. Onun bildiği aşk odur, kendi aşkı…. Tabi önce aşk var mıdır diye başlarsak sohbete mevzu alabildiğince uzar. Evet bana kalırsa Aşk vardır. Güzel ve tatlı bir duygudur aslen ama acımasızdır. Çok kendini bilmez aşk; bu yüzden de tutarsızdır. Gözü karadır; hatta görmediğini iddia edenler bile mevcuttur. Her daim de zıtlıkları, olmazları, uymazları bir araya getirir. Adete oyun oynar aşıkla; hadi bakalım der: Ne o sana; ne sen ona uyuyorsun. Göster kendini de aşkını ilişkiye çevir ve ondan da önemlisi idame ettir.  Evrenin en kompleks oyunudur bu; işin tuhafı her birey tek başına kendi oyununu oynar ve marifet iki oyun oynayan iki kişinin birinin yenildiğini anlamadan oyunu tek kişilik oyuna çevirmesidir. Yani AŞK olmazı oldurtabilmektir; yontabilmektir kendini de onu da yonttuğunu sezdirmeden ve yontulduğuna aldırmadan. İşte benim AŞK tarifim bundan ibaret…. Otuz altı senede bu kadarını becerebildim….

           Hani maddenin üç hali var ya bence aşkın da halleri var. İlk hali aşkın ”ALEV”. Alev halinde her yer, bütün dünya aşk gibi gözükür insana ve sanırsın ki hayatında ondan gayrısı yalan. Hani dünya bir yana o bir yana hali var ya….. İşte tam da bu hali anlatan anlamlı bir sözdür bu atalardan yadigar. Her yan ; her yer; herkes alev gibidir. Her göz o gibi bakar, her mısra onu hatırlatır, her şarkı onu söyler. Her gece onla yatar her sabah onla kalkarsınız. Bu böyle bir süre; kişiye göre değişen sürelerde devam eder. Bu süre, aşka neler kattığınıza göre uzar veyahut kısalır.

        Aşkın ikinci hali BUZ halidir. Aşk donar…. Bilmem ondan bilmem bundan aşk donar; kimi zamanda hayatın ta kendisidir sebep bu donmaya. Hayatın rutin akışı içinde aşkı dondurursun kim bilir…. Bekler aşk, rafa kaldırılır. Bekler orada uzun süre ”Acaba çözülür müyüm?” diye…..  Bir ara indirilir raftan;üzerine saç kurutma makinesi tutulmuş ıslak çamaşır misali acilen çözülmesi gerekir. Hayat işte;  başlı başına traji komik….  Bazen becerebilir bu çözülmeyi aşıklar. Ama bazen…. Kısa bir süre buzu çözülmüş aşkla idare eder aşıklar ve bir müddet işe yarar bu; tabi ki tekrar dondurulma hakkı her zaman bakidir. Bu gerçeği iki taraf da gayet iyi bilir….

          Aşkın üçüncü halidir TUZ. Aşırısı zarar verir; çok az alınırsa da bünyeye kramptan tutun da falanca eksikliğine bağlı filanca hastalığa kadar problemler yaratır. Tuzsuz olmaz, yemeğin de salatanın da turşunun da tadıdır tuz. Olmaz onsuz; ama fazlası hasta eder adamı, kanser bile eder. En basitinden zamanlı zamansız susatır seni. Kararında olacak, tuz da tuzu atan da…..

         Dördüncü hali var mı aşkın demeyin. Olmaz mı hiç; zaten bu hali olmadan aşk aşk olamaz. Öncelikle en uzun halidir aşkın ve en meşakkatli…. Aşkın dördüncü hali: SUS hali…. Onu dedin olmadı bunu dedin olmadı. Artık SUS. Öyle anlatamadın böyle anlatamadın; O ZAMAN SUS…. İstedin olmadı; fedakarlık yaptın olmadı; kavga ettin olmadı; hastalandın olmadı; öyle olmadı böyle olmadı…. İşte kalp anlayınca bunu; susar….. Ne kadar mı susar? Değişir…. Münferit bir olay aşk; işte bu yüzden susan aşık tekrar alevlenir mi ? Bu sadece ve sadece ona bağlı…. Ama susarak da aşk devam ettirilir…. İnanın bana….  Susmaktır bazen devam etmesini sağlayan; dillenen her gerçek sevimli midir, arzu edilen midir? İşte aşk susacak anı bildiği için susar belki de….

         Bu münferit olay aşk bu dört evreyi biteviye bir kısır döngü mantığı içinde yineler durur. Bence onu güzel ve vazgeçilmez kılan da bu bitmek bilmeyen kısır döngüsüdür. Evet yorucu biliyorum…. Ama kimse bize kolay olduğunu söylememişti zaten…. Tanımını bile yapan çıkmamıştı. Haksız mıyım? Alevli, buzlu, tuzlu kimi zaman  ” SUS” lu olsun ama olsun be AŞK…. Zor ama güzel şey aşk….

         AŞKLA KALIN……

    ANLADIĞIN KADAR ÖZGÜRSÜN…..

     

     


  2. USELESS

    February 12, 2012 by melike

    There may be walls in everybody’s mind.

    Mind is a wonderfull world that you  weren’t aware of that it works continuously. It goes on, goes on…

    And sometimes it creates a different wall in itself.

    This new wall is  stronger  than the previous one.

    By the way, if you enconter the wall the second you must be very carefull.

    Unless you come across you are happy.

    If you try to destroy the second one, you have to destroy the first one.

    If you don’t, you will have lots of walls and you hit one by one usually.

    Whenever  you hit a wall, you will be unconscious.

    Frankly, whether a person is unconcious he/ she  is USELESS……

     

     

    YOU ARE FREE WHEN YOU  UNDERSTAND…


  3. WHAT WE THINK WE BECOME…

    January 30, 2012 by melike

    O çok hırslı ve güçlü bir kadın; dünya ve İngiliz tarihinin en önemli kilometre taşlarından biri O.   Ruslar’ın mahlas takma başarısını gösterip ” DEMİR LEYDİ – IRON LADY”   adını taktığı ve – bence çok münasip bir ad olmuş –  harika bir hırsa ve güce sahip muazzam bir kadın O. Tabiri caizse o bir ” A woman with balls…..”   Ticaretle uğraşan, tüm aile bireylerinin çalıştığı ; her şeye çalışarak ve üreterek sahip olan bir ailenin kızı Margaret, azimli ve çalışkan bir genç Avrupa’lı O. Aslında o bir muhafazakar. Ve bu partiden 1979 – 1990 yılları arasında İngiltere’nin Başbakanı, bence bu yetisini, yani siyasete yatkınlığı babasının yerel siyasetle ilgilenmesiyle alevlenmiş ve bir daha hiç sönmemiş. En yakın çalışma arkadaşını suikastta yitirmiş ve 12 Ekim 1984 günü kendisine suikast düzenlenmek istenecek kadar güçlü ve tabi ki sevilmeyen bir siyasetçi O. Aşk evliliği yapmış Denis Thatcher ile ve bu evlilikten biri kız biri erkek iki evlat sahibi olmuş. Değişik bir Muhafazakar Thatcher. Eşcinsellere karşı değil ayrıca kürtaja da karşı çıkmıyor. Dedim ya güçlü ve güçlü olduğunu farkında bir kadın Margaret….

    2011 yapımı ”The Iron Lady” ‘nin yönetmen koltuğunda bir kadın oturuyor: Phyllida Lloyd… Kadın gözüyle, aşk gözüyle daha çok iç dünyasının gözüyle anlatıyor bize Thacher’i…. Yaşlılık dönemiyle iç içe anlattığı geçmişi çok hoş harmanlamış bence senaryonun içinde…. Geçmişten sekansları şimdiki zamanda hatıra olarak kullanıp git gellerle çekiyor sizi içine film….Etkileniyorsunuz çünkü Thatcher’i Merlly Streep canlandırıyor. Fakat canlandırıyor dersem eğer haksızlık etmiş olurum alenen çünkü Streep, bu film boyunca Margaret Thatcher olmuş…. Kanımca oynamaktan çok daha fazlasını yapmış, O olmuş bizzat…. Makyaj ve kostüm yönetimi filmle bütünleşmiş; herhangi bir sırıtma yok bu konuda da…. Streep vücut dilini de çok rahat ve anlaşılır kullanmış film boyunca ve dedim ya film bir kadın filmi diye üstüne basa basa durduğu bir durum var  Lloyd’in, ” Margaret neler hissediyor ve neler hissetmiş geçmişte.” Film aslen bu çerçevede dönüyor; ruh durumu neydi ve neden o kararı verdi ve verirken neler hissetti….  Neden gözleri doldu? Eşinin ölümü ile ilgili neler var kafasında? Çocuklarına nasıl davranmış? Erkek dünyası olan siyasette o kadar maskülen düşünceyle nasıl savaşmış? Karar almak  O’nun için kolay mıydı? Alıcının bu soruları sormasını ve hepsinin cevabını bulmasına yardım ediyor yönetmen…. Bu soruları sorarken ve cevaplarını verirken can alıcı cümlelerle karşılaşıyorsunuz ve koltuğunuza çivileniyorsunuz: ”It used to be about trying to do something. Now it’s about trying to be someone. ”  ( Eskiden bir şey yapmak için uğraşılırdı şimdi ise bir şey olmak için uğraşılıyor.) Sizi bilmem ama bence bu şu anda müzmin hastalığımız ….   En can alıcı konuşmalarından biri ve bana kalırsa en vurucusunu doktor kontrolünde yapıyor. Hissetmekten ziyade düşünmenin mühim olduğunu vurgulayarak başladığı konuşmasını şöyle devam ettiriyor ve bu sözlerin üstüne daha fazla ne yazabilirsiniz ne de konuşabilrsiniz….

     

    ”Watch your thoughts for they become words. Watch your words for they become actions. Watch your actions for they become habits. Watch your habits, for they become your character. And watch your character, for it becomes your destiny! What we think we become. ”

     

         SİNEMAYLA KALIN…..

     

     


  4. ÜÇ NOKTA

    January 29, 2012 by melike

            İnsanların pili var mı acaba?

    İnsanları bilmem ama benim pilim varmış; ve de bitmiş….. Heyt be hakikaten pilim bitmiş. Yaklaşık on gündür tatildeyim ama bir türlü şarj edemedim şu pili. Sevdiğim bütün şeyleri üst üste yaptım. Filmler seyrettim kahve içerek, kitap okudum, geç yattım, evin işini salıverdim, bakmadım hiç bir şeye ama mutlu olmadım. Olamadım…. Üstümü değiştirmiyorum, gerekirse tuvalete gidiyorum, sadece temel ihtiyaçlarımı karşılamak için yemek yiyorum. Hatta yemek yemenin zevkini unutmuşum çok yeyip midemin ağrımasına sebep oluyorum. Evde kendimi misafir gibi hissediyorum, bu akşam Barış yemek hazırladı, gayet başarılıydı. Ama çok yemişim, fazla oldu….

    Üzerimde yeşil hırkam var Mecnun misali; o hırkayı depresyon hırkası ilan ettim bu gün itibariyle; hani ”Leyla ile Mecnun” dizisinde Mecnun da var ya depresyon hırkası…. Bir de dede bulabilirsem kendime tamamlayacağım depresyon resmini pek güzel…. Asasını sallaya sallaya bana hayatın gerçeklerinden bahsedecek şöyle ağdalı ağdalı   ”Herkesin kimseye göstermediği bir yarası vardır!!!!!!”   diye ve içimi rahatlatacak…herkesin bir yara izi vardır ( Leyla İle Mecnun)

    Bir de duydum ki depresyon bir şeylerden vazgeçince ortaya çıkarmış. Ben neyden ya da nelerden vazgeçtim acaba….. Bilmiyorum; inanaın nelerden vazgeçtiğimi falan bilmiyorum. Bilmek falan da istemiyorum tek bildiğim şu aralar heves etmekten vazgeçtiğim. Evet depresyonun tanımı bu bence en azından benim kendime göre tanımım var : HEVES ETMEYE BİLE HEVESİM YOK….

    Bununla birlikte sürekli düşündüğümü farkettim; evet ha babam düşününüyorum…. Neyi mi?  Yapmam gerekenleri, ama yapmak istemediklerimi; sürekli plan halinde kafam :  Şunu bitir, şunu topla, şunu düzenle, şunu getir…… Bu da beni inanamayacağınız kadar rahatsız ediyor. Sanki kafamda benden izinsiz konuşan bir öğrenci var; söz almadan sürekli konuşuyor….. Neyse işte Hacı; hal böyleyken böyle….. Benim depresyonum da böyle….  Bir sabah kalkacağım ve hiç bir şeyim kalmamış olacak biliyorum; nasıl mı biliyorum? Aslında bilmiyorum sadece umuyorum…. Umduğum sürece de bu bünyenin bunu başaracağını biliyorum…. Çünkü hala film seyredebiliyorum; onu yapabildiğim sürece bir sorun yok gibi geliyor bana bir de yazabiliyorum…. Kelimelerle ve görüntülerle bağımı daha koparmadım…. Bu iyiye işaret herhalde…. Ama isterdim İsmail Abi gibi bir karakter yanımda hayal de olsa….. O zaman hayal edelim; hayallerde özgürüz sonuna kadar…. 

     

    DEPRESYON DA NEYMİŞ….

    ANLADIĞIN KADAR ÖZGÜRSÜN….

     

     


  5. MAVİ GÖKYÜZÜ

    December 17, 2011 by melike

    O mavi bir film, ya da mavinin filmi nasıl düşünürseniz düşünün Hugo’yu izlerken mavi rengi düşünmemeniz ya da farketmemeniz mümkün değil. Gök mavisi baskın, yer taşlarında mavi çizgiler hakim, güvenlik görevlisi tek başına zaten mavi, Hugo’nun gözleri masmavi. Neden mi? Bence rüya rengi de mavi o yüzden; çünkü Hugo aslında çok büyük bir rüyanın insanın en büyük rüyalarından birinin, Sinemanın nasıl ete kemiğe büründüğünü anlatıyor size inceden….. O yüzden film mavi, rüyanın rengi gibi mavi…. Halen bu rüyayı görebilenler için muazzam bir zevk Hugo’yu seyretmek…. Çünkü biz rüyaların gerçekleştiğine hep inandık, hala da inanıyoruz. Bu masala inandığımız sürece nefes alabileceğimizi, nefes aldığımız süre boyunca da bu masala inanacağımızı biliyoruz en azından…. O yüzden mavi bizim rengimiz tıpkı filmin rengi olduğu gibi….

    Brain Selznick’in romanından uyarlama bir Scorsese filmi olan Hugo alıcının karşısına üç boyutlu çıkıyor. Scorsese, Robert Richardson ile birlikte harika bir görsel şölen hazırlamış bize… Evet, çok klişe bir söylem ama hakikaten görsel bir şölen bu film; detayların çokluğu ve o detayların ince ince size sunulmasına hayran kalmamak için sinemayı sevmemek ve anlamamak gerekir. Anlamamak derken, evet sinemanın nasıl başladığını; at hikayesini; ayaklarının yere basıp basmadığının tartışıldığını, 1895′ te Lumiere Kardeşler’in ilk kez yaptığı sunumu, Geerges Milies’in bu işe çok sağlam gönül verdiğini, hareket eden tren ile ilgili ilk filminde insanların trenin hareketinden gerçekten korktuğunu bilmeyenler, eski ama eski filmlerde aşırı büyük dekorların kullanıldığını, ailecek çalıştıklarını, bereber elleriyle boyadıklarını filmleri bilmeyenler ve bunları hatırlayınca heyecanlanmayanlar için film sadece film olarak kalacaktır…. Ama filmin içindeki sinemayı görebilenler umut ediyorum ki benim gibi tüyleri diken diken olarak izleyeceklerdir. Film bitince o eski filmleri seyretmiş olmanın gururu ve mutluluğu ile o koltuktan kalkasım gelmedi; yüzümde en mutlu gülümsememle yanımda oturan kızıma büyünce bu filmi tekrar seyredelim diyebildim sadece…. Bir ustanın sinemanın en emektar ama malesef en çok eziyet çeken ustasına saygısından ibaret Hugo….

    Evet kısacası sinema sizin için vazgeçilmezse Hugo’yu seyretmeniz gerekir. Sinemada seyretmeye de özen gösterin çünkü o maviyi görmeniz ve hissetmeniz lazım iliklerinizde…. O rüyanın gerçekleşebileceğine başka türlü inanmanız pek mümkün değil… ”Bir şeye inanmak ” gönülden inanmak en önemlisi de inandığınız şeyin olacağına inanmak: Hugo bu düsturun etrafında dönen bir senaryoya sahip detaycı bir film dediğim gibi…. Tek başınıza da olsanız, bir tek siz bile inansanız rüyanın gerçekleşeceğine , o demir adamın bir gün yazı yazacağına inanmak ve bunun için imkansızlığın içinde imkan yaratmak zorunda kalsanız da bırakmayın, umudunuzu yitirmeyin, o demir yığınına sırtınızı dönmeyin der Hugo satır aralaraında…. Bu yolculuğun çok uzun olduğunun bir kanıtıdır Millies…. Bir gün her şeyin değişebileceğinin göstergesidir…. Yeter ki iste; rüyayı ,maviyi yitirme….

    David Camereon’ ın da dediği gibi en gerçekçi ve etkileyici bir üç boyutlu film Hugo; ayrıca 1999′daki  ”Bringing Out The Death” den beri DiCaprio’suz ilk Scorsese filmi olması hasebiyle sinema müptelaları içn ilginç bir film…. Hugo’nun bir sözü benim çok hoşuma gitti ve aynı zamanda çok güzel bir felsefesi var:

    ”I’d imagine the whole world was one big machine. Machines never come with any extra parts, you know. They always come with the exact amount they need. So I figured, if the entire world was one big machine, I couldn’t be an extra part. I had to be here for some reason. ”

    Hugo der ki dünya bir makinadır ve parçalara ihtiyaç duyar. Bütün parçaların bir işlevi var; ben de bu makinanın bir parçasıyım mutlaka benim de bir görevim vardır…. Bir sebepten burdayım, bir sebepten burda olmak zorundayım…..Güzel değil mi? Hepimiz bir sebepten buradayız; işte iş o sebebi bulmak ve doğru kullanmak…. Ben bunu çok sevdim….

    İnanmayı bırakmayın, umudunuzu yitirmeyin…. Rüyaların yapıldığı yerin bu mavi gökyüzünün altı olduğunu asla ama asla aklınızdan çıkarmayın…. İnandığımız ve uğruna çabaladığımız sürece demir adamlar yazı yazarlar; hem de bizi yazarlar…..

     

    ANLADIĞIN KADAR ÖZGÜRSÜN……

    SİNEMAYLA KALIN….

    MAVİ KALIN….


  6. TURUNU TAMAMLAMADAN DURMAZ…

    November 29, 2011 by melike

        Film güzel;  yalnız filmi anlamak ve sevmek için öyle lanettayn izlemeyeceksiniz. İnsan halet-i ruhiyesinden ve bunun sinema diline yansımasından anlamanız şart Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi hakkında   ‘İyi film olmuş.’  diyebilmeniz için.  Filmin girişinde William Shakespeare’ in  ”İnsan, insandır.” sözü bana  çok sevdiğim ve benimsediğim bir söylemi hatırlattı; bir zamanlar yatağımın baş ucunda kartpostalda yazılıydı: İnsanım ve insana özgü olan hiç bir şey bana yabancı değil…..  Film öyle abartılı söylem ve çekimler içermiyor; yönetmen Omur Ünlü çok yalın ve etkileyici çalışmış. İlk kez kahramanların yaşadığı evi uzak plan kullanırken düz çekim yapmasına rağmen hikayeyi alıcıya aktarmaya başladıktan sonra ev ile ilgili uzak planları hep yamuk almış. İşte bu dille kahramanların hayat akışının çok da tekdüze ve düzgün olmadığının altını çizen Ünlü, ters çekim yaptığı arabada ağlama sekansında da artık o aile için her şeyin tamamıyle ters gideceğinin ve hayatlarının alt üst olduğunu ayan beyan göstermiştir. Bu ekonomik çekimlerdeki başarısı ile bana Welles’i hatırlatan Ünlü karakterleri de çok anlamlı bir dille içten içe eleştirmiştir. Gerçekleri anlamak için ille de görmek gerekmez cümlesinin altını siyah kalemle kalın kalın çizen Ünlü, Bülent Emin Yarar’ın performasnını çok iyi yöneterek aslında filmin bizim pencerimizden nasıl gözüktüğünü ve hissedildiğini çok çarpıcı ve yalın bir biçimde anlattı. Kısacası Yarar filmde ironik bir şekilde bizim gözümüz olmuştur.

     

     

    Celal Tan başarılı bir profesör ama kendi özel hayatında sorunlu, evlatlarından erkek olan babaannesinin adını taşımak suretiyle doğuştan gureba bir işsiz, kız olan ise biraz fazla değişik, bir oğlu var ama eşi yok — neden olmadığını filmi seyredip anlayın — babaanne hayata küsmüş bir yaşlı…. Her şeyi gördükleri halde ve bildikleri halde konuşmayan akraba topluluğu…. Gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen veyahut hiç bir şey söylemeyen akrabalar…. Ayıp olur diye söylemeyen, arasındaki bağ yüzünden söyleyemeyen, bırakın ele güne olayın muhattabına bile tek bir çift laf edemeyen aile üyeleri….. Gerçeklerden kaçıp, hiç olmamış ve hiç bilmiyormuş gibi yapabilme yeteneğinin en zirve noktasında bu filmin karakterleri……

    Hepimiz ama hepimiz akraba ilişkilerinde böyleyiz aslında; hepimizin ne atabildiği ne satabildiği ama varlıklarından asla haz etmediği bir ya da bir kaç akrabası yok mu?  Onlar hakkında bilip de söylemediğimiz bir çok şey yok mu?  Dile getirmek istemediğimiz, dile getirince bütün evren tarafından suçlu ilan edileceğimizi bildiğimiz için onlar ölene dek sakladığımız sırlarımız yok mu? Ya da bu tip sırlar vermedik mi onlara saklamalrı için…. Onların duymaz görmez yanından onlara atıp tutarız da her bayram bayramlaşmaya gitmez miyiz? Çok sevdiğim bir ablam derdi ” Akraba ayağını sıkan ayakkbı gibidir. Yürütmez ama çıkaramazsın…..”

     

          En tumturaklı yalanlar da o kutlamalarda,bayramlarda, düğünlerde veya cenazelerde söylenir hep. İşte bu tema üzerinde başlatıyor Ünlü filmini. O tip durumlarda ” Şimdi uygun bir zaman değil, ayıp…..” gibi iç seslerle bastırılan doğruyu söyleme isteği gün geçtikçe yerini bir kabullenmeye veyahut ötelemeye bırakır. Celal Tan ve ailesi de en sonunda öteliyor ve olduğu gibi kabul ediyor. Bir nokta daha geliyor filmin sonlarına doğru aklınıza : ”İnsanoğlu neleri hazmediyor.” işte bu noktada dahiye hak vermemek pek de mümkün olmuyor. İnsan, insandır. Hepimiz gibi ,bu kadar garipliğin içinde Celal ve ailesi de artık pek normal kalamıyorlar. Ölülerle konuşanı mı ararsın, trafik lambasından akıl alanı mı ararsın….. Bu öğeler size biraz absurd gelebilir belki ama çıkın hayatınızdan ve bakın içeriye; inanın bana adam az bile değinmiş anormalliklerimize deyip şükredeksiniz. Çünkü hiç birimiz normal değiliz ve normal yaşamıyoruz ; zaten bence bu kadar saçmalığı da bu sebepten tolere edebiliyoruz.

         Bağ…… Bizi birbirimize bağlayan manevi güç. Çok çeşidi var. Ailesi var, akrabalığı var, arkadaşlığı var, dostluğu var, komşuluğu var. Var da var…. Biraz hastalıklı bir güç bu; belki de bizde yaşanış tarzı biraz hastalıklı. Biz öyle durağan bir toplum değiliz ya o da olsun bu da olsun; ondan da biraz olsun bundan da biraz olsun. — babaannenin sedyede söylediği sözdür bunu anlatan– ve hep mutlu olalım; kendi aramızda dedikodusunu yapalım aman gerçekleri söyleyip de az ama gerçek ilişkiler kurmayalım; her şey fazla olsun, çok insan, çok yalan ama önemli değil yalanlar çünkü gerçek acıtır….. Ve lüzumsuzdur…..

     

    Masaj koltuğu nasıl turunu tamamlamadan durmuyorsa yalan da yalanı söyleyen de görmeyen de turunu tamamlamadan durmaz…..

     

    SİNEMAYLA KALIN…..

     

     

     


  7. DUVAR

    October 18, 2011 by melike

    Bir kız gördüm düşümde,

    Beyaz, sarı

    Bir yanı gri

    Nedendir bilinmez

    Kırık bir yanı

    Sordum nedir derdin?

    Dedi derdim yok,

    Duvarlar çok.

    Dedim yık duvarları

    Dedi kolay değil….

    Sordum nedendir diye

    Dedi dert duvar değil yıkılır,

    EEEE,  dedim….

    Ola ki ben yıkılırsammmmm…………….

    Ne kıymeti kalır?

    MELİKE PEHLİVAN İŞLER


  8. ŞEYTAN AZAPTA GEREK

    October 15, 2011 by melike

         Onlardan bir tane her evde vardır. Hayatı anlaşılmaz kılmak,  zorlaştırmak, doluyu boşaltmanı sağlamak, afallatmak, anlamıyorum ne yapmam gerekiyor dedirtmek onların en temel görevlerindendir. Hep taraf tutarlar aynı zamanda hep senin iyiliğin için söylemekte ve didinmektedirler. Haklı olmadıkları anlarda bile en haklı onlardır. Ona duyduğun kayıtsız sevgi sayesinde elinde tuttuğu ”ANNE KARTI” kozunu biraz da senin izninle oynamaya başlar. Seni hep bir yöne doğru çekerler, oraya varmanı sağlarlar ve bingo!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! Varmanı istediği yere ayak bastığın andır onun o muhteşem,  gergin  ve başarılı yüzünü gördüğün an; ama iş işten geçmiştir. Seni istediği kulak memesi kıvamına getirip kendine gelmen için üstüne temiz bir bez örtüp sıcak bir yere bırakmıştır çoktan….. Ne yaparsan yap artık mayalı hamursun ve senden istediğini yapacak  bu gülerken ıssırabilen pasif agresif şahsiyet….

         Genelde annelerdir en çok muhattap olunan pasif agresif   kişilikler ya da anlık tutumlar. Anne tam anlamıyla pasif agresif olmasa da kimi zaman tutumları böyle olabilir. Kararını oluşturmakta çok etkili olan ama bunu asla kabul etmeyen;  sıkışınca topu sana atıp yalnız bırakan;  eğer bir kardeş varsa sürekli onu oyuna süren;  seni onunla kıyaslayan;  birini küçümseyip itin şeyine sokarken diğerini yüceltip kardeşlerin birbirinden inceden nefret etmesini sağlayan pasif agresif anneler…… Gülerken ıssırırlar….. Ne güldüğüne tam olarak ikna olursunuz ne de ıssırdığına…. 

         Belki de hepimizin annesi sürekli olmasa da pasif agresiftir. Arkanıza yaslanın ve bir düşünün….. Hiç sizin önemli bir kararınızda sizi alttan alttan ince ince işleyip de işler karmaşıklaşınca   ” Karar senin, sonuçlarına katlanacaksın!!!!!!!!!!!!!!!!!!!” diye hala beyninizde yankılanan o garip sonuç cümlesiyle kendinizi keriz gibi hissetmenize sebep olmamış mıdır?….. Söylerler, söylerler, söylerler….. Mütemadiyen eğer söylediği yapılmazsa başına, ama senin başına, gelebilecekleri ve bu ”menfur(?)” olaylar yüzünden diğer aile fertlerinin içine düşecekleri olumsuz; olabilecek ya da olması mümkün olmayan ne kadar gereksiz ön görü varsa bir bir tepsi ile önüne gelir….. Artık karar vereceksin ya da bitmeyen telefonlara, sonu başı hep aynı olan konuşmalara katlanmayı sürdüreceksin ki bu mümkün değildir…. Bu savaşı hep pasif agresif anneler kazanır. Savaş onlar için çok kutsaldır. Kazanmaları şarttır ve mutlaka kazanırlar; kaybetmek gibi bir alternatifleri yoktur. 

     Hep kullandıkları klişeler vardır bu işkenceyi yaparken. 

    Sen büyüksün, o senin kardeşin.

        Bir tek kendini düşünemezsin.

        Ağzımızın tadı bozulmasın.

        Geleceğini düşün.

        Bunun için mi okudun.

        Emeklerime yazık.

        Baban sağ olaydı…..

       O senin ablan.

       Ağzından çıkanlara dikkat et.

       Hiç mi beni düşünmüyorsun.

       Tansiyonum çıktı senin yüzünden.

        Ablan böyle yapmazdı…….    v.s., v.s. , v.s……..

               Bütün pasif agresif dişiler  kolay hasta olurlar. Ne kadar hastalığı ya da potansiyel hastalığı varsa ortaya çıkar ikna sürecinde. Bayılırlar, ayılırlar, tansiyonları çıkar  çıkmazsa kesin düşer, şekerleri yükselir, nefesleri daralır. Hatta kimi zaman bu işkenceye acil yolların da dahi devam edilir. Başarıya giden her yol mübahtır. Unutmayın  en geçerli kadın düsturudur bu. Hepsinin yastığının altında saklıdır bu cümle…. Son hamle de gözyaşıdır. Nietche’nin dediği gibi en iyi silah, gözyaşı oyuna birinci perdenin sonunda dahil olur….

    Şeytan azapta gerek…. Yalnız kazandıkları an birden yüz seksen derece dönerler ve bütün sorumluluğun senin olduğunu hissettirirler. Öyle cascavlak, çıplacık bırakırlar seni. Bakakalırsın şeytanın ardından…. Bir de bu oyunun ikinci ve son perdesi var…. Velev ki işler yolunda gitmedi. İşte o zaman …… Yalnızsın hem de yapayalnız…. Sen ne yaptıysan kendin yaptın; bunda kimsenin hele annenin hiç bir dahli yok….. Sakın onu şuçlamaya kalma; dünyanın en acı sözüyle yıkılırsın:  ”Sen kendin yaptın; yapmasaydın…. Bütün bu başımıza gelenler senin yüzünden… İyi düşünmeliydin…… Ama ben de senin kadar üzgünüm…. 

          Yalan…… Ama kuyruklu…. Kimse senin kadar üzgün olamaz…. Hem elde var sıfır; hem de işkence gördün. Pasif agresif anne işkencesi…. İspatlanamaz tek ağır suç… Faili bile belli ama imkansız ispat etmen….. Her şey bitti…. Bir dahakine kadar rahatsın diyebilirim sadece…. Yalnız eğer erkeksen durum biraz değişir….. Annenleyken annenin yaptığı pasif agresif işkeceye sevginleyken sevgilinden, evliyken de karından görmeye devam edeceksin….. Hep aynı savunmayı kullanırlar ha unutma:  ” Ben ne yaptım, ne yaptıysan sen yaptın; yapmasaydın!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! ” 

          ANLAdığın kadar ÖZGÜRSÜN…….


  9. SİYAH ÖNLÜK

    October 14, 2011 by melike

     Biz hayata siyah başladık. Daha yedi yaşındaydık silahları kuşanır gibi siyahları kuşandığımızda…. Küçücük eller kalem tuttu, kitap tuttu, yazdı, çizdi ama simsiyah. Tahtalar yeşil, tebeşşirler beyaz, duvarlar bile alacalı ama biz simsiyah. Bir yakamız vardı beyaz o karanlık içinde. Kimimizin düğmeleri bile simsiyahtı. Biz böyle büyüdük. Kimbilir belki de o yüzden hemen seçeriz en beyaz içindeki siyahı…. Hiç inanamayız her şeyin ve herkesin en azından bir an dahi beyaz olabileceğine. Hep ararız vardır bir bit yeniği ; buluruz da;  hiç şaşmaz. Kimbilir belki de aradığımızdan buluruz. Bunu kimse bilmez, aradığımızdan mı buluruz yoksa var mıdır zaten?

    Hayatın en karmaşık sorusu bu sanırım. Biz mi çağırıyoruz yaşamımıza karmaşayı, yoksa karmaşa kaderimiz mi? Var da kaderimizi mi yaşıyoruz yoksa hepimizde bir gele gel mi var toplumca?  Ben inanıyorum yeni nesiller bizim kadar karamsar olmayacak çünkü onlar önce mavi başladılar hayata sonra da çok değişik renklere büründüler…. Onlar görecek, görebilecek hayatın renklerini çünkü siyahı öteledi onlar. Bizimse öyle gözümüze soktular ki iyi giden ve uzun uzadıya iyi giden herşey bizi telaşlandırdı ve korkuttu. Gün boyu çok fazla güldüğümüzü düşündüğümüz zamanlarda – çok gülmek ne demektir bu arada?-  ’Hayrolsun, çok güldük ağlamayalım da akşama….’  diyerek kendimizi herhangi bir olumsuzluğa hazırlar hatta olabileceğini düşünürüz sıklıkla. Ki bir sıkıntı olduğu takdirde de tek suçlunun o gün attığımız bir kaç fazla kahkaha olduğuna kanaat getirecek kadar kötümser ve sabit fikirizdir.

    Yakadır bizi kurtaran….. Her ne kadar hep negatifi çağırsak da hep ters giden veya gidebilecek herhangi bir şeyin  varlığına oa kadar inansak da o beyaz yaka yok mu hep umudu saklar kalbimizin en derin köşesinde. O kolalı kiminin dantel beyaz yakası der ki hep  ’Olabilir sana her şey siyah gözükebilir ama unutma yakan bayaz, her şey yoluna girecek, seni beyaz yakan kurtaracak…’ Evet, bizi yakamız kurtardı ama şimdi durum vahim o kadar rengin içinde gerçeği göremeyen nesiller olurlarsa bu çocuklar?  Ne olacak?  Gerçek de lazım değil mi? Hep pozitif düşünmek de çözüm mü bütün bu ters giden olaylara…. Bence o da hastalıklı bir tutum, olmuyor…. Onu takma bunu takma o vakit de hayatı çok hafife alıyormuşsunuz gibi gelmiyor mu size de? Yaşamıyormuşsunuz gibi…. İşte biz o siyah önlük yüzünden hayatı bu kadar ciddiye alıyoruz; yakamız yüzünden de beyazı görebiliyoruz görmeye çalışıyoruz….

    Hayatın en önemli temel taşları 6 ile 10 yaşları arasında atılıyor ya o yüzden çocuklarımızın o yaşlarda gördüğü renklere, inandığı değerlere, önem verdiği inceliklere dikkat edip sağlam bireyler yetiştirmek bizim en birincil vazifemiz. Unutmayalım aslında seni sen yapan ya da yapamayan her detay çocukluğunda gizli…. Altını çizdiğiniz detaylara dikkat edin hem de çok dikkat edin….

     

    ANLADIĞIN KADAR ÖZGÜRSÜN….

     

     


  10. AĞUSTOS 19, 09:30

    August 19, 2011 by melike

         Bu gün benim doğumgünüm. Ben bundan 35 sene önce bir perşembe sabahı saat 09:30′da Isparta Devlet Hastanesi’nde dünyaya gelmişim. Kocaman bir 35 sene yaşadım bu acayip dünyada… Akıllısı ile de bizzat benim gibi delisi ile de karşılaştım. Isparta’da başlayan bu hikaye, üniversite hayatıyla birlikte Ankara’da sürmeye devam etti. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde benim gibi deli ama benden ziyadesiyle zeki bir zaatla tanıştım. Sonra dedim ki  ” Benim eşim olsun iyi olur, ben O’nu seviyorum….” Bu vesileyle Isparta’da güzel bir çocukluk ve dolu dolu okul yıllarıyla, okul birincilikleriyle tamamlanan gençlik yılları 24 Haziran 2002 tarihinde Barış’la evlenerek bir başka boyuta taşındı benim açımdan. Bu aşk evliliği  15 Aralık 2003′te  Zeynep Sermin’in bize katılmasıyla güzel ama fazlasıyla deli dolu çekirdek bir aileye – aileme – dönüştü.  Ankara’da İngilizce Öğretmeni olarak mesleğimi de yapmaya devam ettim kimi zaman severek büyük bir iştahla, kimi zaman da dünyanın şikayetini ard arda sıralayarak….. 31 yaşımdaydım Babam beni bırakıp gittiğinde, 5 Ekim 2007…. o gün omuzlarıma oturdu o esmer çocuk omuzlarıma….

     http://www.cimeleon.com/2011/05/omuzlarimdaolu

    Annem de babam da güzel, hoş, anlayışlı ve sorumlu bir anne baba olmuştur her zaman. İki kız çocuk büyütmüşler ve bir de okutup meslek sahibi yapmışlardır. İkisine de sonsuz teşekkürler…. Benim bir kız kardeşim var anlayacağınız üzere… Meriç… Aynı adıyla eş, nehir de olduğu gibi çalkantılı dalgalıdır her daim. Durulur kimi zaman sonra bir tusunami çıkarıverir aniden. Renklidir. 1981 doğumlu… O’nu babamın kucağında ilk gördüğüm günü dün gibi hatırlıyorum. Babaannemin elinden tutuyordum, hastane girişinde. Babam geldi.  Baktım O’na…. Kara kaş, kara göz… Bana şöyle bir baktı, surat astı, bıyık altından gülümsedi cadı….

          Hayatın dönüm noktaları vardır ya hani kilometre taşları…. Vardır bende de o taşlardan, ama ilki Meriç’le karşılaştığım an olmak üzere iki önemli tarih daha var. İlki 7 tEMMUZ 1998… Barış’ımla tanıştığım gündür ve hayatımın akışı , hayatımızın akışı olmuştur…. İkincisi de 15 Aralık 2003… Zeynep Sermin’in doğumhanede kucağıma verildiği ve bana ilk defa gülümsediği gündür….. Bu anlar nehrin yatağını değişriren ve yenileyen çok önmeli anlardır. Hepsi için Rabbime ayrı ayrı şükrederim….. Ayrıca şükrettiğim çok önemli noktalar da vardır hayatımda. Sağlam arkadaşlar ve komşulara sahip olabildiğim için ve genelde iyi insanlarla karşılaştığım veyahut kötüyü geç de olsa görebildiğim için her zaman şükrederim…

    Evet… Ben çok şükür mutlu bir yaşamı olan, yaşamdan ömrüm diyebilecek kadar iyi tatlar alabilen eğitimli, konuşabilen, yazabilen, aile sahibi, mutlu bir çalışan şehir kadınıyım…. Halimden çok şükür mennunum…. Kendim çok seviyorum, itirazı olan yoktur herhalde…. En çok kendimi seviyorum ve bunu da rahatlıkla itiraf edebiliyorum… Kızımı ve ailemi seviyorum kendimle bir….  Bu absürd komedi ve korku dolu dünyadan misyonumu doldurup da ayrılınca iyi anılmak isterim ama ben öldükten sonra da doğum günümün bütün ölülerinki gibi unutulmasını istemem…. Ve özellikle de Zeynep’imin beni benim istediğim gibi anmasıdır….Doğumgünüm

    Neyse bu yazı benim içindi…. Doğumgünüm kutlu olsun….. İyi ki doğmuşum…. İyi ki gelmişim bu acayip ama bir o kadar da tatlı dünyaya…. Bazen anlıyorum da bazen de anlamakta cidden zorluk çekiyorum. Ama belki de tatlı tarafı bu….Şikayet edip de hayatta kalmaya çalışmak, belki de bütün mesele budur ha?

     

    YAŞASIN 36….

    ANLADIĞIN KADAR ÖZGÜRSÜN…..